Vallahi bazen bu soru kafama öyle bir takılıyor ki, durup dururken geçmişe gidiyorum. Hani şu bir şey merak ettiğimizde hemen öğrenemediğimiz zamanlar… Şimdi kulağa garip geliyor ama gerçekten öyleydi. Beklerdik. Araştırırdık. Hatta bazen yanlış öğrenirdik ama o bile bir süreçti.
Düşünsene, bir kelimenin anlamını merak ediyorsun. Hemen telefona yazıp öğrenmek yok. Kalkıyorsun, sözlüğü açıyorsun. O kelimeyi bulana kadar başka kelimelere de gözün takılıyor. Yani sadece aradığını değil, yanında bonus bilgiler de öğreniyorsun. Şimdi ise nokta atışı bilgi var, ama etrafı boş.
Bizim neslin en ilginç tarafı şu bence: Biz hem “ezberleyen” hem “arayarak bulan” tarafı gördük. Mesela eskiden telefon numaraları ezberlenirdi. En yakın 5-10 kişinin numarası zihnimizdeydi. Şimdi kendi numarasını zor hatırlayan insanlar var. Çünkü ihtiyaç yok. Telefon biliyor zaten.
Ama işte mesele de burada başlıyor. Biz bilmekten vaz mı geçtik, yoksa bilmeye ihtiyaç duymamaya mı alıştık?
Eskiden bir yere gideceğimiz zaman adres tarif edilir, kafamızda canlandırırdık. “Şuradan sağa dön, bakkalı geçince sola…” diye diye giderdik. Şimdi navigasyon olmadan sokağın başını bulamayan bir nesil var. Yani yol bilgisi bile dışarıdan yükleniyor artık.
Bir de şu tartışma meselesi var… Eskiden bilgi biraz da sabır işiydi. Hemen doğrulanamazdı. O yüzden insanlar konuşurdu, fikir yürütürdü. Belki yanlış ama yaratıcıydı. Şimdi kimse uzun uzun düşünmüyor. Çünkü düşünmeden önce “bakmak” daha kolay.
Bu durumun en garip yanı da şu: Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız ama belki de hiç olmadığı kadar yüzeyseliz. Her şeyi biraz biliyoruz ama derinlemesine pek inmiyoruz. Çünkü gerek kalmıyor. Nasıl olsa her an ulaşabiliriz.
Ama ulaşmakla bilmek aynı şey değil ki…
Mesela bir tarih olayını düşün. Eskiden öğrenmek için okurduk, dinlerdik, tekrar ederdik. Şimdi ise “nasıl olsa lazım olursa bakarım” diyoruz. Ama o lazım olduğu anda da çoğu zaman yüzeyde kalıyoruz. Çünkü zihnimiz o bilgiyi işlememiş, sadece görmüş oluyor.
Şimdi şunu da kabul etmek lazım: Teknoloji büyük nimet. Kimse inkâr edemez. Hayat kolaylaştı, hızlandı, erişim arttı. Ama insanın doğasında olan bir şey var: Kolay olanı seçmek. Biz de seçtik. Hem de hiç düşünmeden.
Belki de bu yüzden bazen kendimi şöyle hissediyorum: Sanki beynimizi “depolama” yerine “arama motoru” gibi kullanmaya başladık. Yani bilgiyi tutmuyoruz, nerede bulacağımızı biliyoruz. Bu da ayrı bir zeka türü belki ama eskiyle kıyaslayınca farklı bir şey olduğu kesin.
Bir de şu var… Biz sıkılmayı biliyorduk. Evet, yanlış duymadın, sıkılmak. Çünkü sıkılınca düşünürdük. Kafamız çalışırdı. Şimdi en küçük boşlukta telefona sarılıyoruz. O boşluklar yok oldu. Halbuki belki de öğrenmenin yarısı o boşluklarda oluyordu.
Bazen düşünüyorum… İnternet bir gün tamamen gitse ne olur? Gerçekten ciddi bir kesinti olsa… Kaç kişi yolunu bulabilir, kaç kişi bir şeyi kendi başına çözebilir? İşte o gün belki de bu sorunun cevabını net görürüz.
Ve biz… Evet, biz o gün biraz daha avantajlı olabiliriz. Çünkü bir zamanlar mecburen öğrenmek zorundaydık. Alternatif yoktu.
Ama işin trajikomik tarafı şu: Biz de yavaş yavaş aynı şeye alışıyoruz. Eskiden bilen bizdik, şimdi biz de ilk iş “bir bakayım” diyoruz. Yani son nesil olma ihtimalimiz var ama aynı zamanda dönüşen ilk nesiliz.
Belki de mesele nesil meselesi değil. Alışkanlık meselesi.
İster eski kuşak ol, ister yeni… Eğer sürekli dışarıdan bilgi alıp içeriye koymuyorsan, yani işlemiyorsan, aslında sen de “bilmeyen” taraftasın.
O yüzden belki de asıl soruyu şöyle sormak lazım:
Biz gerçekten bilen son nesil miyiz, yoksa bildiğini kullanmayı unutan ilk nesil mi?
Cevap biraz rahatsız edici olabilir… Ama galiba ikisi de.