İnsanoğlu tarih boyunca nice savaşlar, kıtlıklar, âfetler ve acılar gördü. Buna rağmen en büyük yıkımı çoğu zaman kendi eliyle kendi kalbinde oluşturdu. Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde, içimizde büyüttüğümüz hırslar, öfkeler ve bencillikler yatıyor.
Gönül zenginliğinden uzak, kaprislerin doruğunda yalpalayan bencillikler insanı yiyip bitiriyor. Dedikodular revaşta, gönül kırgınlıkları zirveye çıkmış durumda. Kontrolsüz öfkeler ne saygı bırakıyor ne sevgi... Yıkılıp gidiyor o güzelim dostluklar, samimi arkadaşlıklar... Öfke ağır bastıkça kırılmayan ne gönül kalıyor ne hatır...
Dün birbirini öven insanların bugün birbirine hakaret etmesi, ağza alınmayacak küfürlerle saldırması ne kadar kırıcı ve iticidir. Bir zamanlar aynı sofrayı paylaşanlar, aynı yolda yürüyenler, aynı hedefler için omuz verenler, aynı davayı savunanlar gün geliyor en ağır sözleri birbirlerine söyleyebiliyorlar. İnsan onurunu yaralayan bu nahoşluklar, toplumsal vicdanı derinden sarsıyor.
Siyasetin içine düştüğü girdap, kabalıklara yayılan öfkeler, hakarete varan tahammülsüzlükler ve nezaket sınırını aşan nefret söylemleri, öyle yenilir yutulur siyasal davranışlar değil. Ticarî kavgalar ne kadar acımasız, kuralsız ve iş ahlâkından uzak... Günün miras kavgaları da çok can sıkıcı ve seviyesiz... Hayatın hemen her alanında öfke ve hırsın aklı gölgelediğine şahit oluyoruz. İnsanlar haklı çıkmaya o kadar odaklanıyorlar ki, hakikati ve vicdanı gözden kaçırıyorlar.
Dünyanın geçiciliği göz önünde dururken sanki sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi sorumsuz ve keyfi davranıyoruz. Öfke, insana baldan tatlı geliyor. Gündelik hevesler uğruna kalıcı kırgınlıklar biriktiriyoruz. Bir selamı, bir tebessümü, bir özür dilemeyi çok görüyor; gururu vicdanın önünde konumlandırıyoruz. Oysa insanı yücelten öfkesini büyütmesi değil, öfkesini yönetebilmesidir.
Öfkeden gözü kararmış insanlara dönüp şu soruyu sormak isterim:
- Sizden öncekiler ne götürdü ki siz bu ıvır zıvır şeyler için birbirinizle kavga ediyorsunuz?
Aslında herkes bu sorunun cevabını biliyor. Hiç kimse bu dünyadan servetini, makamını, hırsını, öfkesini ya da malını götüremiyor. Geriye sadece güzel bir söz, temiz bir vicdan, kırılmamış gönüller ve hayırla anılan isimler kalıyor.
İnsan, aklı ve vicdanı ile yeryüzünde "eşref-i mahlukat" olabilecekken öfkesinin esiri olduğunda hem kendini hem çevresini "belhüm adal"e dönüştürebiliyor. Kalpler kırılıyor, güven duygusu zedeleniyor, samimiyet kaybolup gidiyor. Bunun bedelini de toplum çok ağır ödüyor.
Mirastan mahkemelik olan kardeşler, bir aile büyüğünün cenazesinde, aynı tabutun başında yan yana duruyorlar. Seng-i musallada yatan mevtanın üç arşın kefene sarıldığını unutuyorlar.
Kontrolden çıkan insan gerçekten tehlikelidir. Öfke önce vicdanı susturur, sonra merhameti, sevgiyi ve sağduyuyu gölgeler. Nefret katmerlendikçe insanın kalbi katılaşır. Geriye pişmanlıkların öne çıktığı, kırgınlıkların hüküm sürdüğü, keşkelerin ağır bastığı, telafisiz kayıplar kalır.
Eskiler, şu tekerlemeyi hayıflanarak söylerlerdi:
Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Al biraz da sen oyalan.
Sevgili dostlar, geçmişe rahmet olsun. Üç günlük dünya için bu kadar kırıcı olmaya değmez. Herkes, herkesi affetsin. Başka ne çıkar yolumuz olabilir ki... Allah sonumuzu hayreylesin. Kalın sağlıcakla.