EĞİTİMİN GERÇEK AMACI: Özgür İnsan mı, İtaatkâr Kalabalık mı?

Bir toplumun kaderini belirleyen yalnızca ekonomisi, ordusu ya da teknolojisi değildir. Asıl belirleyici unsur, insanının neyi neden öğrendiğini bilmesidir. Eğitim; sadece diploma kazandıran bir süreç değil, bireyin düşünmesini, sorgulamasını ve iradesini korumasını sağlayan en temel güçtür. Hayatı anlayamayan insan, çoğu zaman başkalarının kurduğu düzen içinde yönlendirilen bir aparata dönüşür. Bu nedenle eğitimin gerçek değeri, insanı hayata karşı ne kadar bilinçli ve güçlü hâle getirdiğiyle ölçülmelidir.

İyi matematik bilmeyen bir toplum çok kolay soyulur. Enflasyonu, faizi, borcu ve vergiyi anlamayan insanlar, emeklerinin nasıl eriyip gittiğini fark edemez. Sayısal verileri okuyamayan bir toplum, hayatı da doğru okuyamaz.

Ancak insanı yalnızca sayılar değil, kelimeler de yönetir. Ekonomik göstergeler insanın satın alma gücünü etkilerken cümleler zihnini şekillendirir. İyi edebiyat bilmeyen bir insan, kelimelerin gücünü anlayamaz. Hangi söylemlerle korku salındığını, nasıl yönlendirildiğini, hangi vaatlerle kandırıldığını ve gerçeğin nasıl manipüle edildiğini göremez. Çünkü insan bazen zincirle değil, cümlelerle esir edilir.

Toplumları yönlendiren yalnızca bugünün dili değildir; geçmişin unutulması da insanları savunmasız bırakır. Hafızasını kaybeden toplumlar yönünü de kaybeder. İyi tarih bilmeyenler, geleceği başkalarının yazdığı senaryolarla kurar. Tarih sadece geçmiş değil, geleceğe bırakılmış notlardır. Tarihini unutan milletler aynı tuzakların içine yeniden düşer.

Bunun yanında dünyayı anlayabilmek için, mahallî değerlerin mutlak doğru olduğu fikrine saplanmadan uluslararası vitrinlere de çıkabilmek gerekir. Sadece kendi geçmişini bilmek yetmez; başka toplumların ne düşündüğünü doğrudan anlayabilmek de gerekir. İyi yabancı dil bilmeyen toplumlar, dünyayı başkalarının tercümesinden okumaya mahkûm kalır. Böyle toplumlar hem bilgiye ulaşmakta hem de güçlü ilişkiler kurmakta zorlanır.

Bilgiye ulaşmak kadar, ulaşılan bilginin doğruluğunu ayırt edebilmek de önemlidir. İşte bu noktada bilim devreye girer. Fen bilimlerinden uzak kalan insanlar; sağlıkla, gıdayla ve tabiatla nasıl oynandığını anlayamaz. Bilimden uzaklaşan toplumlar hurafeye yaklaşır. Oysa bilim, insanı yalnızca geliştirmez; aynı zamanda onu aldatılmaktan da korur.

Bir toplumu ayakta tutan yalnızca teknik bilgi değildir. Toplumun kimliğini, ortak hafızasını ve kültürünü koruyan başka alanlar da vardır. Sosyal bilimleri gelişmemiş toplumlar önce kültürünü, sonra kimliğini kaybeder. Değerlerini ve ortak hafızasını koruyamayan milletler, zamanla başka milletlerin gölgesinde yaşamaya mahkûm olur.

Kimlik bunalımı yaşayan toplumlar zamanla duygularını da yitirir. Çünkü insanı insan yapan yalnızca bilgi değil; aynı zamanda duygu, estetik ve vicdandır. Sanata uzak kalan insanların ruhu sertleşir, vicdanı körelir, merhameti azalır. Çünkü sanat, insanın içindeki kabalığı yumuşatan ve ona incelik kazandıran en güçlü alanlardan biridir.

Vicdan yalnızca sanatla gelişmez; bunun için doğru bir ahlak anlayışına da ihtiyaç vardır. Gücü doğru kullanabilmek için insanın karakterinin eğitilmesi gerekir. Ahlak eğitimi almayan insanlar, hangi makamda olursa olsun adaletsiz olmaya yatkın hâle gelir.

Bunların ötesinde insanın hayat karşısındaki duruşunu belirleyen en temel unsur, sahip olduğu manevi değerlerdir. Çünkü insanın neye teslim olacağını, hangi gücün önünde eğileceğini belirleyen şey iç dünyasıdır. Sağlam bir inanç eğitimi almayan insan, gün gelir makamın, paranın, şöhretin ve çıkarın önünde eğilmeye başlar. Allah’tan başka tapınacak güçler arar. İnsanın neye kulluk edeceğini belirleyen, aldığı değerler eğitimidir.

Bugün eğitim sistemlerinin en büyük sorunu, çocuklara bilgiyi öğretirken onun hayatta ne işe yaradığını anlatamamasıdır. Ezberleyen ama düşünemeyen, sınav sorusu çözen ama hayatı okuyamayan nesiller yetişiyor. Oysa bir toplum, öğrendiği bilginin nerede ve neden işe yaradığını anlarsa artık onu kandırmak kolay olmaz. Çünkü sorgulama yeteneği gelişmeyen bireyler zamanla düşünmek yerine sadece verilenle yetinmeye başlar. Böylece eğitim, özgürleştiren bir araç olmaktan çıkıp itaati öğreten bir sisteme dönüşür. Kuralcı ve ezberci sistemler, sorgulayan bireyler değil itaat eden kalabalıklar üretir.

Bugün kölelik artık zincirle yapılmıyor. Modern çağın kölesi, ömrünü yalnızca hayatta kalmak için harcamaya mahkûm edilen insandır. Sabahın karanlığında başlayıp gecenin yorgunluğunda biten bir hayat içinde düşünmeye vakit bulamayan insan, fark etmeden sistemin çarkına dönüşür. Bu yüzden eğitim, sadece okul meselesi değil; aynı zamanda bir milletin bağımsızlık meselesidir.

Sonuç olarak güçlü toplumlar yalnızca zengin, kalabalık ya da teknolojik olanlar değildir. Asıl güçlü toplumlar, çocuklarına öğrendiği bilginin hayatta ne işe yaradığını anlatabilen toplumlardır. Çünkü insan neden öğrendiğini bilirse hem kendini hem de geleceğini koruyabilir.