Bir şehri sadece taşından, toprağından ya da beton binalarından ibaret sananlar yanılır. Şehirleri asıl yaşbatan; dağ patikalarında dolaşan rüzgârın taşıdığı efsaneler, toprağa düşen alın teri ve o toprağın derinliklerinde saklı kadim hafızadır. Denizli, işte tam da böyle bir birikimin; Ege ile Toroslar’ın kesiştiği noktada yüzyıllardır kök saldığı müstesna bir coğrafyadır.
Bu ezgilerde neler yok ki…
Özellikle Kazıkbeli Savaşı’nın notalara taşınması, bu toprakların hafızasını diri tutmak adına ayrı bir anlam taşıyor. 1148 yılında Sultan I. Mesud’un önderliğinde Selçuklu yiğitleri, Garbikaraağaç ve Cankurtaran dağlarında Haçlı ordularına karşı destansı bir direniş sergiledi. O gün sadece bir savaş kazanılmadı; bu toprakların kimliği de mühürlendi.
"Fransa’nın en güzel çiçekleri Kazıkbeli’nde soldu" sözü, bugün bir ağıt, bir marş, bir hatırlayış olarak yankılanıyor.
Genç nesillere tarihi kuru bilgilerle anlatmak çoğu zaman yeterli olmuyor. Oysa bir bağlama düzeni, bir nakaratın ritmi ya da bir deyişin içli sesi; bir gence tarihini tek nefeste sevdirebilir. Çünkü türkü sadece bir melodi değil; yaşanmışlığın, kimliğin ve aidiyetin sesidir.
Söz yazıya dökülür ve kalır. Ama türküye dönüşürse…
İşte o zaman nesiller boyunca söylenir, unutulmaz.
Bu toprağın sesine kulak veren, onu ezgiye dönüştüren tüm yüreklere selam olsun.