DÜŞÜNCENİN SESSİZLİĞİNDE

"Bilmez ki sorsun, sorsa bilirdi.

Sormaz ki bilsin, bilse sorardı."

— Orhan Şaik Gökyay —

İnsan çoğu zaman bilgiden önce kabuller edinir. Bu kabuller zamanla düşünme alışkanlıklarına, ardından sorgulanmadan benimsenen zihinsel kalıplara dönüşür. Düşüncenin canlılığı da tam bu noktada azalmaya başlar. Zihin, yeni sorular üretmek yerine eski cevapları tekrarlayan kapalı bir yapıya dönüşür.

Aslında insan, gerçeği çoğu zaman olduğu gibi değil, algısının izin verdiği ölçüde fark eder. Algı, zihnin seçme ve eleme biçimidir. Kendine yakın gelen düşünceleri kolay kabul ederken farklı olana çoğu zaman mesafeli yaklaşır. Böylece kişi, zamanla yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan bilgi ve yorumlarla karşılaşmaya başlar.

Bugün bunun en belirgin örneklerini sosyal medyada görüyoruz. İnsanlar bir haberi doğruluğunu araştırmadan paylaşabiliyor. Çünkü haberin doğruluğundan çok kendi düşüncesine uygunluğunu yeterli görüyor. Bir süre sonra kişi gerçeklerden uzaklaşıp kendi kanaatinin yankısını duymaya başlıyor.

Şartlanmışlık da düşüncenin sınırlarını belirleyen önemli etkenlerden biridir. İnsan zihni bazen bilgiyi anlamadan kabul eder. Pek çok düşünce, içeriği bilinmeden yutulan ilaç tabletlerine benzer. Böyle durumlarda bilgi, düşünceyi geliştiren bir unsur olmaktan çıkar; zihinsel bir yüke dönüşür.

Bağnazlık tam da burada ortaya çıkar. Bağnazlık, insanın kendi doğrularını mutlaklaştırıp farklı düşüncelere kapanmasıdır. Düşünce, sorgulama melekesini kaybettikçe hazır kalıpların içine sıkışır. İnsan, gerçeği aramak yerine çoğu zaman önceden kurgulanmış düşünce şablonlarına sığınır.

Günümüzde bunun örnekleriyle sıkça karşılaşıyoruz. Bir siyasî tartışmada insanlar çoğu zaman söylen sözün doğruluğuna değil, sözü kimin söylediğine bakıyor. Aynı cümle bir siyasî partinin sözcüsü tarafından söylendiğinde desteklenirken karşıt görüşten biri söylediğinde reddedilebiliyor. Böylece düşünce geri plana itiliyor ve aidiyetler konuşulmaya başlanıyor.

Düşüncenin zayıfladığı ortamlarda sadece bireysel daralma değil toplumsal sonuçlar da ortaya çıkar. Düşüncesizlik zamanla fanatizmi besler; çünkü sorgulanmayan düşünce mutlak doğru olarak kabul edilir. Fanatizm ise bireyin kendi kanaatini tek gerçek olarak görmesine ve farklı olanı reddetmesine yol açar.

Futbol taraftarlığında bunu açıkça görebiliriz. Aynı pozisyon, farklı takım taraftarları tarafından tamamen zıt biçimde değerlendirilebilir. Hakemin kararı, olayın kendisinden çok hangi takımın lehine veya aleyhine olduğuna göre yorumlanır. Benzer durum siyasette, parti içi çekişmelerde, ideolojik tartışmalarda ve hatta gündelik ilişkilerde de karşımıza çıkar.

Bu ortamda kitlesel öfke kolayca yayılır; eleştirel düşünce yerine duygusal tepki hâkim olmaya başlar. Birkaç dakika içinde sosyal medyada başlayan bir tartışma, binlerce insanın katıldığı dijital linç kampanyasına dönüşebilir. Olayın gerçeği ortaya çıksa bile ilk öfkenin etkisi çoğu zaman kalıcı olur.

Tarih boyunca birçok toplumda, aykırı düşünceler tehdit olarak algılanmıştır. Bu nedenle Doğu ve Batı toplumlarında farklı düşünen insanlar dışlanmış, susturulmuş veya cezalandırılmıştır. Batı'da çarmıha germe, aforoz, engizisyon, giyotin, kazıklara oturtma ve ateşe atma; Doğu'da sürgün, cebren susturma, idam ve taşlama gibi yöntemler düşünceyi bastırmanın araçları olarak kullanılmıştır.

Aradan yüzyıllar geçmiş olsa da bu zihniyetin tamamen değiştiğini söylemek güçtür. Günümüzde insanlar fiziksel olarak susturulmasa bile sosyal baskı yoluyla dışlanabilmektedir. Farklı bir görüşü dile getiren kişi bazen hakaret, etiketleme veya itibarsızlaştırma kampanyalarıyla karşılaşabilmektedir.

Bu ortamda bağnazlık yalnızca bireysel bir sorun değildir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun diliyle düşünür. Çevresinin değerleri ve yerleşik yargıları düşünme biçimini etkiler. Eğitimden aile yapısına, siyasetten gündelik ilişkilere kadar birçok alanda yerleşik kabuller farklı düşünme biçimlerini zayıflatır.

Düşüncenin biçimlenmesinde aidiyet duygusu da güçlü bir yer tutar. Ancak bu duygu aşırılaştığında kişi kendi düşüncesini üretmek yerine ait olduğu sosyal grubun düşüncelerini tekrarlamaya başlar. Böylece düşünce yerini kimlik temelli tepkilere bırakır. Bu durumda insan fikrini değil taraflarını savunur.

Bugün bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolaydır. Fakat önemli olan bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi değerlendirebilmek ve ayırt edebilmektir. Çünkü bilgi çoğaldıkça düşünce her zaman derinleşmez. İnternet ortamında birkaç başlık okuyarak her konuda kesin yargılara sahip olma eğilimi, çağımızın en yaygın yanılgılarından biridir.

Düşünmek; şüphelenmeyi, karşılaştırmayı ve gerektiğinde kendi fikrini yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Buradaki şüphe kararsızlık değil daha doğru olanı arama çabasıdır. Çünkü kesinlik, çoğu zaman sorgulanmamış düşüncenin en rahat hâlidir.

Her söylenene inanmak, her düşünceye katılmak zorunda değiliz. Ancak ifade hürriyeti doğrultusunda, en zayıf ya da en yanlış görülen düşünceler bile sansürlenmeden dile getirilebilmelidir. Unutulmamalıdır ki hiç kimse bizim gibi düşünmek ve yaşamak zorunda değildir. Farklı fikirlere tahammül edebildiğimiz ölçüde toplumsal huzuru yaşayabiliriz.

Tahakkümün olduğu yerde hürriyet olmaz; hürriyetin sınırlandırıldığı toplumlarda huzur kalıcı değildir. Düşünmenin sürekli değer kaybettiği toplumlarda ise konuşma çoğalır, fakat anlam giderek zayıflar. İnsanlar fikir üretmekten çok sloganları tekrarlar. Sonuçta zihinsel durgunluk arttıkça toplumsal gürültü yükselir, bu da dedikoduyu çoğaltır. İnsanlar daha çok konuşur ama daha az düşünür.

Gerçek ise çoğu zaman kalabalığın tekrarladığı sloganlarda değil, sorgulamayı sürdüren düşüncenin derinliğinde ortaya çıkar.

Orhan Şaik Gökyay ne güzel söylemiş:

"Bilmez ki sorsun, sorsa bilirdi.

Sormaz ki bilsin, bilse sorardı."