DÜNYAYI DURDURUN, İNECEK VAR!

Geçen gün metroda, kalabalığın ortasında bir adam gördüm. Bir eliyle demire tutunmuş, diğer eliyle telefonunda çılgınlar gibi e-posta yazıyordu. Alnından damlayan teri silecek vakti yoktu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı ve sürekli saatine bakıyordu. O an adama bakarken içimden şu çığlığı atmak geldi: "Yahu dur! Nereye yetişiyorsun, neyi kaçırıyorsun, bu neyin savaşı?" Sonra fark ettim ki, aslında o adam bendim. O adam sendin. O adam hepimizdik.

Sabahın köründe o nefretlik alarm sesiyle yataktan fırlıyoruz.Daha gözümüzü açmadan bildirimleri kontrol ediyor, gün boyu bitmek bilmeyen toplantıların, "acil" kodlu teslimlerin, ödenmesi gereken faturaların ve her saniye güncellenen o lanet yapılacaklar listelerinin peşinde helak oluyoruz. Hepimiz saatte yüz kilometre hızla giden, freni patlamış bir trenin içine tıkılmışız. Sanki trenden kafamızı bir an olsun uzatsak, bir an yavaşlasak hayatı tamamen kaçıracakmışız, herkes bizi geçecekmiş gibi tuhaf, hastalıklı bir panikle yaşıyoruz.

İşte tam da bu yüzden, bugün buraya, tam da bu köşeye o eski, sarsıcı isyan bayrağını dikiyorum: Dünyayı durdurun, inecek var!

HIZ ÇAĞININ GÖNÜLLÜ KÖLELERİ

Modern dünya bize yavaşlamayı sinsi bir suç, bir tür eziklik ve başarısızlık gibi pazarlıyor. Farkında mısınız, boş durduğumuz her an içimizi tarif edilemez bir suçluluk duygusu kaplıyor. Hafta sonu evde şöyle uzanıp hiçbir şey yapmadan tavanı izlediğimizde, o içimizdeki toksik ses hemen sinsi sinsi fısıldıyor: "Millet harıl harıl çalışıyor, kendini geliştiriyor, dil öğreniyor, para kazanıyor; sen burada yatıp zaman kaybediyorsun!"

Dinlenirken bile vicdan azabı çeken, acınası bir nesil olduk çıktık. Kendimize ait o kısıtlı zamanları bile "verimli geçirmek" zorundaymışız gibi, dinlenmeyi bile bir projeye, bir strese dönüştürdük. Hafta sonu detoksları, kişisel gelişim kampları, "21 günde hayatını değiştir" saçmalıkları... Hepsi aynı kapıya çıkıyor: Kendini daha çok hırpala, daha çok koştur!

Peki, gerçekten soruyorum size; nereye yetişiyoruz? Bu bitmek bilmeyen, nefes nefese koşulan maratonun sonunda bizi bekleyen o muazzam ödül ne? Daha fiyakalı bir unvan mı, banka hesabında birkaç sıfır daha mı, yoksa sadece erken yaşlanmış bir ruh ve tükenmiş, çökmüş bir beden mi? Biz o hayali mükemmelliği ve başarıyı kovalarken; hayat dediğimiz o muazzam şey yan koltukta akıp gidiyor. Bir kahve fincanından yükselen o ilk kokuyu, eski bir dostun içten gülüşünü ya da sadece pencereden giren ikindi esintisinde saklanan o mucizeleri ıskalıyoruz. Bizler, kendi hayatımızın öznesi olmak yerine, o hızlı trenin camından akıp giden dünyayı yorgun gözlerle izleyen birer figürana dönüştük.

BİR DURAKTA İNMEK NEDEN BU KADAR KORKUTUCU?

Kendimize karşı ne kadar zalim, ne kadar acımasız olduğumuzu hiç fark ettiniz mi? Sokaktaki yabancı bir insan hata yaptığında "Olur öyle, insanlık hali" deyip geçiyoruz. Ama sıra kendimize geldiğinde zihnimizde hemen giyotinli bir mahkeme kuruyoruz. Savcı da biziz, cellat da. Kendimizi en ağır cezalarla yargılıyoruz. Bir gün spora gitmesek kendimizi "iradesiz" ilan ediyoruz, bir işi yetiştiremesek "beceriksiz" damgası vuruyoruz kendimize.

Sevgili okur; eğer sen de son zamanlarda nefes alamadığını hissediyorsan, omuzlarındaki o görünmez yükler artık kemiklerini sızlatıyorsa bil ki yalnız değilsin. Ve en önemlisi: Bir durakta inip dinlenmek, "Ben artık oynamıyorum" demek ayıp değil.

Yorulduysan biraz dur, inan bana dünya batmaz. Sen bugün o çok önemli raporu bir saat geç teslim ettin diye gök kubbe başımıza yıkılmayacak. Telefonunu birkaç saatliğine sessize aldın, gelen mesajlara anında dönmedin diye kimse seni hayatından silmeyecek. Bırak bugün ev biraz dağınık kalsın, bırak o bulaşıklar tezgahta sabaha kadar beklesin, bırak o e-postalara yarın sabahın sakin kafasıyla cevap ver. Sen kusursuz olmak zorunda olan bir robot değilsin.

Hayat, her gün hatasız geçilmesi gereken bir sınav alanı değil; yaşanması, deneyimlenmesi ve bazen de sadece kenara çekilip izlenmesi gereken kirli ama güzel bir yolculuktur.

KENDİNİZE BİR MOLA HEDİYE EDİN

Etten, kemikten, en çok da duygulardan yapılmış kırılgan varlıklarız. Kusurlarımızla, eksiklerimizle, bazen hiçbir şey yapasımızın olmadığı o "tembel" ve döküntü günlerimizle de son derece tamamız ve inanılmaz değerliyiz. Kendimize bir başkasına gösterdiğimiz şefkati göstermediğimiz sürece, ulaştığımız hiçbir başarı bizi mutlu etmeyecek.

Bugün kendinize büyük bir iyilik yapın. Bu yazıyı bitirdikten hemen sonra, sadece beş dakikalığına da olsa o çılgın trenden aşağıya atın kendinizi. Şöyle bir arkanıza yaslanın, derin ve hilesiz bir nefes alın. Kendinize şunu söyleyin: "Şu an hiçbir yere yetişmek zorunda değilim. Şu an sadece buradayım ve bu kadarı yeterli."

Siz dursanız da dünya dönmeye devam edecek, emin olun. Sistem çökmeyecek, hayat durmayacak. Ama siz durduğunuzda, en azından yaşadığınızı hissedeceksiniz; kendi hayatınızın kokusunu içinize çekeceksiniz.

Şimdi söyleyin bana; o delice koşan dünyayı biraz kenarda bekletip, ilk durakta birlikte iniyor muyuz?