BİR FİLM İKİ KİTAP

Televizyonla barışığız hepimiz. Sabah haber programları, akşam haberleri vazgeçemediklerim. Peki sonrası...

Akşam haberlerinden sonra, kimi dizilere bakıyor, kimi haber, yorum içeren siyasi programlara bakıyor. Kanal kanal gezen yorumcular var. Benim tercihim, saat 21.00'den itibaren sinema kanalları oluyor. Güzel filmler yakalıyorum. Bütün dizilerde kadına şiddet, silahlı kavga, çatışmalar, mafyalar var. Sonra da şikayet ediyoruz bunlardan. Eli silahlı adamlar, gözlerini kırpmadan, kadınlara, adamlara kurşun sıkıyor, çocukları taciz ediyor.. Biz de bunların topluma yansımasından şikayet ediyoruz. RTÜK de sanırım seviyor bunları, sessizce izliyor.

Geçtiğimiz günlerde bir film izledim. "Umut Vadisi" adını görünce doğa ile ilgili olduğunu düşündüm, oysa değilmiş, tam bir aile dramıymış. Bir sahil kasabasında yaşayan anne, baba ve oğul. Eduard öğretmen, Grace ev hanımı, oğulları Jamie, yakın bir kentte yaşıyor. Çok mutlu bir aile olarak yaşamışlar uzunca süre. Oğulları ziyarete geliyor. Sevgilisi terk etmiş. Jamie odasına çekildiğinde, Grace, kocasına kendisiyle konuşmadığından şikayetle, 'konuş benimle' diyor. Çocukları küçükken mutlu olduklarını söylüyor. Sonunda kocasına tokat atıyor. Adam odasına çekiliyor. Oğluna evi terk etmek istediğini, bir süredir bir sevgilisi olduğunu açıklıyor. Karısına da söyleyince kıyamet kopuyor. Kadın, onu sevdiğini ayrılmak istemediğini belirtiyor. Evden ayrılan adamı geri döndürmek için çabalıyor. Ama bu arada, bir köpek alıyor. Köpeğe onun adını koyuyor. Otur Eduard, kalk Eduard... Delikanlı mutsuz, o da sevgilisini düşünüyor. Anne babasının küçükken mutlu olduklarını biliyor. Grace adamın birlikte yaşadığı kadının evine gidiyor. İkisini de suçluyor. Kadın kendini şöyle savunuyor: "Üç mutsuz insan vardı, bir mutsuz insan kaldı". Grace, umudu kalmayınca kendine yeni bir yaşam kuruyor. Umudu da umutsuzluğu da insanlar kendileri mi kurguluyor acaba?

Oksijen gazetesinin son sayısında, Profesör Doktor Ayşe Bilge Selçuk'un bir yazısı vardı.

Başlığı: Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.

Ayşe Bilge Selçuk, psikoloji profesörü, çok sayıda bilimsel yayınının yanı sıra dört kitabı var: İnsan Her Koşulda, Her Koşulda ebeveynlik ve Dijital Çağda Sağlıklı Çocuk Yetiştirme.

Bu yazıdan alıntılar yapalım.

"Pasif iyimserlik yerine aktif umut."

"Teke Tek Bilimde, bu yıl yaptığımız programda sorulan 'Nasılsınız?' sorusuna 'iyiyim' cevabını verdim. Mutlak olarak iyi olduğumdan değil, iyi olma çabasını sürdürebildiğim için dedim. Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün şiar edindiğimiz sözleri vardır. Bunlardan biri de: 'Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.' sözüdür. Burada kastedilen, kötü gideni ya da zor olanı görmezlikten gelmek, aklı havada bir pozitiflik içinde olmak değildir. Umut aktif bir umuttur, pozitif bir iyimserlik değil."

"Dikkatini, duygularını, düşüncelerini kontrol et. Duygularını göz ardı etme ama onları yönet, sana rehberlik etmeleri için kullan, gerektiğinde olumsuzluklara odaklan. Yeteri kadar üzerinde dur. Sonra dikkatini, çıkış yollarını bulmaya çevir. Sorunda takılı kalma, çözümün parçası ol, bunu yaparken esnek davran, alternatifleri düşün. Katılıktan, sabit fikirlilikten uzaklaş. Hep olmayanlara değil, bazen olanlara bak. Elindeki kaynaklarla yapabileceklerini gör." Umuttan, umutsuzluktan söz etmiş, çözüm yolları göstermiş Ayşe Bilge Selçuk. Reçeteyi okuyabilenler kazanır."

"Her zaman, her şeyin hızla çürüdüğü bir dünyada kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, sürü psikolojisine inat, sürüden ayrı duranlara, soru soranlara, eleştirel bakanlara, umudu diri tutanlara..."

Adanmış bir kitap var elimde. İnziva Sahaf'ta Osman Sivrioğlu:

"Hocam bu kitap ilginizi çeker." diyerek verdi.

SOSYAL ÇÜRÜME

Zeliha Bürtek, söyleşi Gülşen İşeri.

"Sosyal çürüme, insanın kendinde köklendirdiği gücün, terk edilmişliğin, çöküşün, eylemsizliğin, yıllara yayılmış haksızlığın, usulsüzlüğün, istismarın en alt noktasıdır."

Kitabın kapağında yazılanlar.

Zeliha Bürtek, uzun yıllardır, akademik kariyerini mimarlık, sanat tarihi ve felsefe alanında sürdürüyor. Gülşen İşeri, gazeteci ve televizyon programcısı, yazar.

Bu kitaptan alıntılarımız olacak:

“Herkesin kendi yasasına göre yaşaması çürümedir. Her gün, nasıl olacağı bilinmeyen bir yarınla karşı karşıyayız. Ahlak ve adalet ortak yaşam için zorunludur."

"Hızla değişen yaşamlar, kırılmanın ve çürümenin sebebi oldu.

"Nasıl toparlanacağız?" Bu durum iki şekilde toparlanabilir:

Bireyin kendini sorguladığı bir iç hesaplaşma ile bu cesaret gerektirecek. Diğeri devlet yapısını yeniden düzenlemek."

"Edebiyatın, toplumların, ulusların kimliklerinin oluşmasında büyük rolü var."

Gülşen İşeri sormuş, Zeliha Bürtek cevaplamış. Böylece kitap bir akıcılık, bir kolay okunabilirlik kazanmış.

"Rağmen yapmak" tükenmişlik hissi yaratabilir, ama umudun son halidir. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde söylediği gibi, 'saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.' bu söz bize önemli bir sorumluluğu hatırlatıyor. Zamanı ve mekanı inşa eden biziz, peki biz bugün hangi zamanı, hangi mekanı kuruyoruz? işte asıl düşünmemiz gereken soru budur."

Kitabın arka kapağından alıntıyla bitirelim.

"Türkiye'de her geçen gün daha da derinleşen ekonomik kriz, toplumun tüm kesimlerini etkiliyor ama gerçekten yaşadığımız her sorun, sadece ekonomiden mi kaynaklanıyor, şiddetten kadın cinayetlerine toplumsal dayanışmanın zayıflamasından, gündelik hayattaki tahammülsüzlüğe kadar, gördüğümüz çarpıklıkların ardında başka bir şey olabilir mi?"

Sosyal çürüme, tuzun iyice koktuğu bir aşama, millet olarak, bu aşamayı da geçeceğimiz umudunu cesaretle koruyup, değişime bir yerlerden başlamalıyız.

Hoşça kalın, dostça kalın, umutsuz kalmayın.