“Aylardan Ağustos, günlerden Cuma, Gün doğmadan evvel iklim-i Rûm’a, Bozkurtlar ordusu geçti hücuma…
Yeniden şevk ile gürledi gökler, Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber…”
Destanlar şairi merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Malazgirt Destanı adını verdiği şiirinin ilk kıtasında Ağustos ayının anlamını ne güzel anlatıyor.
Dün milletçe 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutladık. Her yıl olduğu gibi törenler yapıldı. Ama içimde yine şu düşünce vardı: Acaba 30 Ağustos’u gerçekten hak ettiği derinlikte kutlayabiliyor muyuz?
Çünkü 30 Ağustos yalnızca kazanılmış bir savaşın yıl dönümü değildir. O gün, Türk milletinin yeniden varoluş destanını yazdığı, bağımsız yaşama iradesini bütün dünyaya ilan ettiği gündür.
Ağustos ayı, Türk milletinin hafızasına zaferlerle kazınmış kutlu bir zamandır. Tarihimize baktığımızda, önemli dönüm noktalarının birçoğunun bu ay içinde buluştuğunu görürüz.
26 Ağustos 1071… Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te Anadolu’nun kapılarını Türklere açtığı gün.
26 Ağustos 1922… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Büyük Taarruz’un başladığı gün.
30 Ağustos 1922… Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin Millî Mücadele’yi kesin zafere ulaştırdığı gündür.
Bağımsızlığa ve özgürlüğe giden yolda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu başlatan en önemli kapı bu zaferle açılmıştır.
Bu büyük yürüyüşün temelini hazırlayan Sakarya Meydan Muharebesi de 23 Ağustos 1921’de başlamış, milletimizin makûs talihini değiştiren en büyük dönüm noktalarından biri olmuştur. Bunun için 26–30 Ağustos tarihlerini içine alan hafta Zafer Haftası olarak kabul edilir.
Geçtiğimiz Zafer Haftası’nda Malazgirt Zaferi’nin 955. yılını, Büyük Taarruz’un ise 104. yılını idrak ettik.
Zafer Haftası, Malazgirt’in ruhuyla Dumlupınar’ın ruhunu aynı tarihte buluşturan anlamlı bir zaman dilimidir.
Ben Millî Mücadele’yi yalnız okul sıralarında, tarih kitaplarından öğrenmedim. Onu daha çocukluğumda aile büyüklerimin anlattıklarıyla tanımaya başladım.
Dedem, İstiklâl Harbi gazilerindendi. 1915 yılında, henüz 18 yaşındayken askere alınmış; Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 yılında evine dönebilmiş.
Onun dokuz yıl süren askerlik hayatına dair hatıraların bir kısmını bizzat kendisinden dinleme imkânı buldum.
Rahmetli ninem ise çocuk yaşlarında askere uğurladıkları, bir daha geri dönmeyen ağabeyi Yusuf oğlu Rıza’yı dudakları titreyerek anlatırdı.
O yıllarda bunların ne kadar büyük bir anlam taşıdığını belki tam anlayamamıştım. Ama bugün çok iyi biliyorum.
Gaziler, şehitler ve cepheye uğurlanan nice Anadolu evladı…
Sanıyorum bu topraklarda yaşayan hemen her ailenin geçmişinde buna benzer hatıralar vardır.
Bizim ailemizde gaziler olduğu gibi şehitler de vardı. Onların isimleri ve hatıraları aile sohbetlerinde sık sık yâd edilirdi.
Dedemin ağabeyi Abdurrahman oğlu Mustafa’nın askere alındığını ve bir daha geri dönmediğini de çocukluğumda çok kere dinlemiştim.
Yıllar geçti…
2013 yılında AYSİAD (Avrasya Yönetici Sanayici İşadamları Derneği) yönetimi olarak Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye bir ziyaret gerçekleştirmiştik.
Devletimizin Bakü’de yaptırdığı Şehitler Hıyabanı’nı, bizim söyleyişimizle Şehitler Tepesi’ni ziyaret ettik.
Kafkas İslâm Ordusu saflarında şehit düşen Osmanlı askerlerinin isimlerinin yazılı olduğu mermer kitabelerin arasında yürürken bir ismin önünde durup öylece kaldım.
Beş Denizlili şehidin ismi yan yana yazılmıştı. Kitabelerden birinde şu satırlar vardı:
“ABDURRAHMAN OĞLU ER MUSTAFA DENİZLİ PETROSKİ MUHAREBESİ 1918”
Bu ismin bir gün bu şekilde karşıma çıkabileceğini hiç aklıma gelmezdi. İnanın, o anki heyecanımı tarif etmeye kelime bulamıyorum.
Hiç tereddüt etmeden, “Bu bir isim benzerliği değilse dedemin ağabeyi Mustafa’dır.” dedim. İsim, baba adı ve memleketi birbirini tutuyordu.
Bunun gerçekten dedemin ağabeyi olup olmadığını bugün de kesin olarak bilmiyorum.
Ama o an bunun bir önemi kalmamıştı.
O mermer taşın üzerindeki isim, hangi aileye ait olursa olsun bu vatan uğruna toprağa düşmüş bir Anadolu evladının adıydı.
Uzun süre orada sessizce durdum. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Bu fotoğraf o günün, o anın bir hatırasıdır.
Ben o gün o şehitlikte yalnız kendi ailem için değil; Malazgirt’ten Dumlupınar’a, Çanakkale’den Kafkaslar’a kadar bu vatan uğruna can veren bütün şehitlerimiz için dua ettim.
Biz bugün bağımsız ve hür bir ülkede yaşıyorsak bunun bedelini bizler için ödeyen insanları hiç unutmamalıyız.
Kimi cepheden gazi olarak döndü, kimisi hiç dönemedi.
Onların bize bıraktığı miras; makam, servet ya da bir toprak parçası değil, sonsuza kadar bağımsız yaşayacak bir vatandır.
30 Ağustos’un gerçek anlamı da budur.
Şehitlerimizi sadece anmak yetmez; emanetlerine sahip çıkmak gerekir.
Gazilerimizi yalnız törenlerde hatırlamak da yetmez. Onların mücadelesini gelecek nesillere anlatabilmeliyiz.
Çocuklarımız Malazgirt’i de bilmeli, Sakarya’yı da bilmeli, Büyük Taarruz’u da bilmeli. Çünkü geçmişini unutan milletler geleceğini sağlam kuramaz.
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bugün de yolumuzu aydınlatıyor:
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Tarihimizi öğrenmek, şehitlerimizi ve gazilerimizi tanımak yalnız geçmişi hatırlamak değildir; geleceği daha sağlam kurmanın da en önemli şartıdır.
Dün kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Malazgirt’ten Dumlupınar’a, Çanakkale’den Kafkaslar’a kadar bu vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.
İstiklâl Harbi gazisi Hacı Yusuf dedemi… Gidip de dönemeyen Yusuf oğlu Rıza dedemi… Kafkas Cephesi’nde şehit düştüğüne inandığım Abdurrahman oğlu Mustafa dedemi…
Ve ismini bilmediğimiz nice kahramanı saygı ve minnetle yâd ediyorum.
Ruhları şad olsun.
Aşağıdaki şiiri Pınarcık Çeşmesi şiir kitabımda da yayımladım, birçok ortamda da seslendirdim. Bugün de Zafer Bayramı’nın anlam ve ruhuna bir selam olarak sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sağlık ve esenlik dileklerimle…
TARİHİMİ YAZA YAZA GELDİM BEN!
Nereden geldim, biliyorum mazimi,
Ötüken’den koşa koşa geldim ben!
Zaferle doldurdum tarih heybemi,
Tarihimi yaza yaza geldim ben!
Kılıcımla yazdım şerefi, şanı,
Baştan sona hükmeyledim cihanı.
Hak yoluna döktüm damardan kanı,
Zalimleri vura vura geldim ben!
Altayları aştım, Hazar’ı geçtim,
Viyana’yı tuttum, Tuna’dan içtim.
Anadolu’yu ben son vatan seçtim,
Sancağımı aça aça geldim ben!
Çanakkale’de yazdım destanımı,
Kurtardım işgalden son vatanımı.
Yedi düvele ezberlettim adımı,
Burca bayrak dike dike geldim ben!
Hoca Nasrettin’le güldüm zamana,
Yunus’un dilinden baktım ummana.
Mevlânâ gönlüyle döndüm dört yana,
Gönüllere gire gire geldim ben!
Türk-İslâm sevdası ebedî davam,
Namerde karşıdır bitmeyen kavgam.
Gönlüme yazılmış ki Kızıl Elma’m,
Sevdamıza koşa koşa geldim ben!
Oğuz Ata, Bilge Kağan, Kürşat’ı,
Alparslan, Fatih’i, Kılıçarslan’ı,
Kemal Atatürk’le büyük destanı,
Yüreğimde duya duya geldim ben!
Ben, “Ne mutlu Türk’üm!” diyen bir sesim;
Haykırırım, çıksa da son nefesim.
Hamdolsun, Türk-İslâm yazıyor ismim,
Benliğime yaza yaza geldim ben!
Yaradan’a şükür, memleket bizim,
Aynı sevda yüklü oğlum ve kızım.
Heyecan doluyum, bitmiyor hazzım;
Engelleri aşa aşa geldim ben!
(Pınarcık Çeşmesi, 2014, s. 139)